White God: İçimizdeki Şiddet

Nefret dolu bir yazı olabilir bu aslında. Zira, sinirleri zorlayan sahnelerle ve karakterlerle birlikte bu film, birçok şeyden nefret etmemizi ya da var olan nefreti yoğun yaşamamızı sağlıyor. Kendi kararları yüzünden çocuklarının hayatını mahveden ve sanki böyle değilmiş gibi acısını yine çocuklarından çıkaran ebeveynler. Despot, anlamak yerine baskı kurmayı tercih eden öğretmenler ya da türevleri. Hayvanlara eziyet edip, bir de onları dövüştüren, hatta ölümlerine sebep olan ve para kazanma tercihini bu yönde yapan tiksinç tipler. Hepsine olan nefretiniz bu filmle birlikte ayyuka çıkabilir. Belki seyrettiğim salonda birçok kişinin yaptığı gibi yarısında çıkar ya da göz yaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Hele ki sıkı bir hayvanseverseniz izlerken zor anlar yaşayabilirsiniz. Yönetmen Kornel Mundruczo’nun amacı eğer bu idiyse, bu sayede dikkat çekmek istediyse, fazlasıyla misyonunu yerine getirdiğini söyleyebilirim.

Film, 13 yaşındaki Lili ve aynı zamanda en yakın arkadaşı da olan köpeği Hagen’in ilişkisine odaklanıyor. Bir süreliğine yanına taşındığı babası Hagen’i istemiyor ve onu sokağa atıyor. Daha sonra bu ikilinin paralel olarak devam eden hikayelerini seyrediyoruz. İkisi için de zor zamanlar bundan sonra başlıyor. Tıpkı senaryodaki bazı sıkıntılar gibi. Lili ve babası arasındaki ilişki sadece hikayede değil, senaryoda da biraz kopuk ilerliyor. Bazı klişeler, senaryonun bu düzensiz matematiği sonucu mecburi hale geliyor ve seyirciyi de itebiliyor. Şiddet ile ilgili söylemlerde sıkıntı yok belki ama işleyiş ve finale doğru “bir çocuğun rüyası” gibi ilerleyen intikam bölümü, herkesin damağına göre değil. Damağı tuturanlar için ise gerçek bir şölen. Özellikle filmin giriş ve bitişindeki sahneler oldukça başarıyla kotarılmış. Tabiî oyunculukların (Hagen dahil) başarısı tartışılmaz. Hagen’in film ilerledikçe değişen hali, mimiklerinde o kadar fark ediyor ki, resmen oynuyor ve o dönüşümü perdeye fazlasıyla aktarıyor. Oyunculuklarla birlikte, şiddet kullanımı dışında da “etkileyici sahneler”in oluşu ise filmi epeyce toparlamayı başarıyor. Kurgu ve sinematografi de filmin sağlam özellikleri denebilir. Son derece temiz ve usta işi kurgu sayesinde, iyi ya da kötü filmden etkilenmemek, akışa kapılmamak mümkün değil.

Biçimsel bazı sıkıntıları göz ardı edip, anlatılmak istenene odaklanıldığında filmi beğenmemek mümkün değil. Evet klişeler var, evet sonu baştan tahmin edilebilir ama bir dert de ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Bizim içimizdeki şiddet ne kadarsa, intikam duygusu nasıl derinlerdeyse, hayvanlarınki de o kadar. Sen nasıl yönlendirirsen bunu, sonunda orada bulursun. Buradan hareketle; en şiddet dolu, en cani yaratığın yine insan olduğu gerçeğini de düşünebiliriz. Kötü yetişen, hayatlarında hiç sevgi göremeyen ve hep kinle, nefretle doldurulan insanlar nasıl canileşebiliyorsa, hayvanın içgüdüsü ve gelişim mekanizması da aynı. Onları da nefret dolu yetiştiren, olumsuz yönlendiren ve birer canavara dönüştüren aslında insanlar. Bütün mesele tıpkı filmde de alıntı yapılan Rilke’nin dediği gibi “Kötü olan her şey sevgiye muhtaçtır.”

 

*Bu yazı, daha önce Perasinema.com’da yayımlanmıştır.