VHS, Al Pacino ve Gong Sesi

Küçük bir çocukken, cuma akşamüstü zamanları en sevdiğim aktivite diğer çocuklar gibi bir an evvel sokağa fırlamak ya da TV başına oturmak değil, annem ve babamla hafta sonu izlenecek filmlerin kiralanacağı video kaset dükkanına koşmaktı. Bir yandan onların hangi filmleri aldığına bakar, bir yandan da kendim için çizgi film kasetleri arardım. Eve vardığımızda ise gönlüm olsun diye önce benim filmlerimden biri izlenirdi. Bütün bir çekirdek ailenin en son tamamen bir arada ve mutlu olduğu günler de sanırım bu anılara tekabül ediyor. Beta kasetten VHS’ye geçtiğimiz o an elde edilebilecek en yüksek teknolojiye sahipmişiz gibi sevinmiş, 180 dakikalık boş kasete TV’den yapabileceğimiz kayıtları düşündükçe başka bir mutluluğu daha yaşamıştık. Birbirini izleyen birkaç yılın sonunda, biraz daha her şeyi detaylı şekilde hatırlayacak yaşlara geldiğimde de büyük filmleri izleme seneleri gelip çatmıştı. Bu minvalde, babamın heyecanla eve gelip hemen aileyi topladığı ilk filmlerden biri de The Godfather Part III olmuştu. Aslında, bu filmden önce haftalarca evde duran Pet Sematary ve Night on the Elm Street serisinin birkaç filmi de var ama onlarla pek güzel anılarım yok, o sebeple es geçiyorum.

The Godfather Part III sonrası, birkaç büyük film daha izlersem sinema aşığı olacağım çok belliydi. Tam da bu ihtiyacın olduğu dönemde, ülkenin ilk özel kanalında, tarihin ilk canlı yayınlanan savaş görüntüleri vardı ve 24 saat canlı yayına geçiş evde yeni bir mutluluk kaynağı olmuştu. Bu yayınların ilk gecelerinden birinde, ertesi gün tatil olmasının da gazıyla TV karşısından kalkamamıştık. Çaylar konmuş, yanına yiyecekler hazırlanmış heyecanla bir sonraki yayının ne olduğunu bekliyorduk. Ansızın, şimdiki gibi yayın akışına rahat ulaşamadığımız için sürpriz bir şekilde başlayan Dog Day Afternoon filminin karşısında bulduk kendimizi. Film başladı ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. The Godfather Part III’nin etkisi hala yoğunken, bir büyük film daha izlemiş oldum ve Al Pacino, üzerinden 30 küsür yıl geçse bile vazgeçemeyeceğim favori oyuncum olmuştu bile.

Özel kanalların sayısı sürekli artmaya başlayınca, devamındaki birkaç sene video kaset dükkanları kapanmaya başladı ama 90’ların ortasındaki birkaç sene, VCD furyası başlamadan önce son yükselişini gösterdi ve dönemin en iyi filmlerini yine VHS formatında izleme şansı bulduk. Bu yıllarda video kaset sektörü son şovunu yaptığı için neredeyse bütün filmlerin baskısı çıkıyordu ve hemen hepsini izleme şansı buluyorduk. Hiç bulabileceğimi tahmin edemeyeceğim filmler bile video kaset dükkanında karşıma çıkıyordu. Steven Soderbegh’in, geldiğinden beri hiç kiralanmayan Kafka filmini aldığım gün video dükkanı sahibi de notunu vermiş olacak ki film tavsiyesi soran bir müşterisini bana yönlendirmişti. Biraz geri döndüğümde 12. yaşım ve ebeveynler olmadan sinemaya ilk gidişim aklıma geliyor. Ne büyülü bir andı…

1995 yılının başlarındaki bir hafta sonuydu. Evde tek başımaydım ve muhtemelen futbolun en deli hissedildiği yaşlar olduğu için bir şekilde bir maç ya da maç özetleri izliyordum. Birden içime bir heyecan, bir yükselme geldi. Hemen bir gazete buldum ve sinema filmlerinin, posterlerinin ve seans bilgilerinin olduğu sayfayı açtım. Evet, eskiden böyle bir reklam yöntemi ve sayfa tasarrufu vardı. Açılan sayfada gösterimdeki filmler çıkar, zaten az olan sinema salonları ve seansları yazardı. O dönem salonlar bitme yoluna girmişti ama bir kurtarıcı geldi. Bu konuya daha sonra dönelim. Sayfadan, o tarihte Kocaeli’nin en büyük sinema salonu olan Altınnal Sineması’nın seans bilgilerine baktım, hazırlandım ve yola koyuldum. Yol boyunca, gerçekten ama gerçekten havada yürüyor, ayaklarım yere basmıyor gibiydim. İçim içime sığmaz bir halde yürüyerek sinemaya ulaştım. Merdivenlerden, gelecek filmlerin posterlerine baka baka yukarı çıktım ve elimde biletimle salon kapısına ulaştım. Yer göstericiye yaklaştıkça büyük bir heyecan ve ne yapacağını bilememe haliyle dakikalar geçti. Aslında, birkaç adım ilerledim ama bana dakikalar gibi geldi. Filmlerdeki, ağır çekim yürüyüşler gibi… Yer gösterici biletimin bir kısmını yırttı, beni oturacağım koltuğa kadar getirdi ve yerimi gösterdi. Oturdum, gerçekten o an yaşadığım heyecanı anlatabilmek imkansız. Biraz insanları, yeni gelenleri, son anda bir şeyini unutup çıkıp girenleri, yer göstericiyi izledim ve salonun her detayını zihnime kazıdım ve birden ışıklar kısıldı, loş bir ortam oluştu. Bu loş ortamda bir gong sesi geldi. O bildiğim ama tecrübe etmediğim ya da aileyle sinemaya gittiğimde duysam da hatırlamadığım sesi duydum. Aşırı heyecandan fark edilecek gibiydim, sanki herkes beni izliyordu ve bu gerilimle film başladı. Benden daha mutlu bir insan, 1995 yılının o gününde ve saatinde sanırım yoktu.

Salonların bitmeye yaklaşması konusuna gelirsek; Çok az salonun açık kalması, onların da her yaz neredeyse kapalı kalması gibi bir sürece girilmişti. Özellikle de İstanbul dışındaki şehirlerde durum böyleydi. Derken, Eşkıya filmi gösterime girdi. Herkes bir anda salonlara geri döndü. Her filmi 5-10 kişi izlerken, bilet bulamadığımız bir Eşkıya seansı bile oldu. Eşkıya resmen salonları kurtarmış, devamı için de sektörü umutlandırmış ve hareketlendirmişti. Sonrasında gelen Ağır Roman, Her Şey Çok Güzel Olacak gibi filmler durumu iyice kurtarmış ve yabancı filmler de eskisinden daha çok Türkiye’ye uğramaya başlamıştı. Eşkıya’nın açtığı yoldan sonra elbette Titanic filminin yarattığı fırtına da seyircinin dönüşünü iyice körüklemişti. O yaşlardaki sinema sevgisinin, salonlar sayesinde daha üst düzey yaşanmasında Eşkıya filminin rolü büyük. Eşkıya filmi olmasa, özellikle yerli film piyasası bir daha kurtulamaz bir hale gelebilir, bazı ülke sinemaları gibi yılda 5-10 filmin anca çekildiğini görebilirdik.

Bu yazının son paragrafında, o yılları takiben çok heyecanlı olunan ve şimdi yoksun kaldığımız “bir filme ulaşma heyecanı”ndan bahsedeyim. Artık lise çağları başlamış, her gün sinema hakkında yeni bir şeyler öğrenmeye başlamıştım. Yönetmenler, oyuncular, sürekli yeni isimler karşıma çıkıyordu ve yetişmek neredeyse imkansızdı. Şimdiki gibi bir internet kolaylığı yok, sürekli film veren tek platform Cine-5, filmi satın almak istesen Türkiye’de çıkmamış herhangi bir formatta. Hal böyle olunca da Türkçe dil ya da altyazı seçeneği şartı aramaksızın filmi bulmanın derdine düşüyorduk. VHS, Beta Max, yeni çıkan VCD’ler… Hangisi, nasıl denk gelirse! İstanbul dışında yaşayan biri olarak en sağlam yol elbette bir yolculuğa çıkmak ve lisanslı ya da değil bütün film satış mekanlarını ziyaret etmek. Sabahın köründe trene binilir, ne olur ne olmaz diye dönüş bileti akşam saatlerine alınır ve bir film fazla alabilmek için yemek parası bile ayırmadan filmlere kavuşulur. Trenle İzmit’e dönerken, torbadan çıkarıp çıkarıp filmlere defalarca bakmak yok mu? İşte o heyecan ve keyif artık yok. Şimdi, ya bir platformda mevcut, ya DVD’si kolayca ediniliyor ya da iki tuşa basıp filmi hemen bulup arşivine katabiliyorsun. Bu oldukça üzücü bir durum ama bencillik yapmaya da gerek yok sanırım, şimdi sinema sevgisi yeni başlayan ve başlayacak olanlar birçok filmi eliyle koymuş gibi bulabilecek ve izleyebilecek. Hiç unutmam, Once Upon a Tine In America filmini, ilk kez, deprem çadırında, İngilizce altyazılı bir VHS kasetten ve 37 ekran TV’de izlemiştim ama o kadar büyük bir heyecandı ki bir daha böylesini yaşabileceğimi sanmıyorum ama özlüyorum. Size, VHS’den VHS’ye kayıt yapmayı başarabildiğimiz ve sevinçten havalara uçtuğumuz anı da anlatmak isterim, belki başka yazıya…