En İyi 30 İtalyan Filmi: 17 – Nuovo Cinema Paradiso

Sinema Büyüsü

Sinemayı, sinemaya duyulan sevgiyi yine sinema içinde anlatabilmek zor zanaat. İpin ucu kaçtığında kolay olanı seçmek ya da altını dolduramamak ile suçlanmak kaçınılmaz. Bunun yanı sıra, seyirciye hissettirme kousunda yapay olma tuzağına düşmek de gayet olası. İşte, tüm bu handikaplara rağmen bir başyapıt olan, içimizi ısıtan ve sinemaya olan sevgimizi körükleyen bir filmdir Nuovo Cinema Paradiso (yaygın kullanılan ismiyle sadece Cinema Paradiso). İtalyan sineması için kısır bir dönem olan 80’li yıllar adına güzel bir kapanış niteliği de taşıyan yapım, ustalara, geçmişe ve sinemanın bütün o büyüsüne dair bir saygı duruşudur adeta.

Televizyonun yaygınlaşma süreci ve insanların daha öncesinde sinemalara doluşma hikayesi, yıllar arasında biraz farklılık gösterse de sanırım bütün ülkelerde benzer anlamlar taşımakta. En büyük ve birleştirici kültürel etkinlik olarak sinema, insanların mutlulukla dolu olduğu ender anlardan biri olarak hafızalarda yer etmiştir. Tornatore’nin biraz da otobiyografik olan hikayesinin temelinde de bu var. Sicilya’da, 50’li yıllarda bir kasabada geçen hikayede, makinist Alfredo ile “yönetmenin çocukluğu” arasındaki o samimi iletişim perdeye yansır. Tüm zamanını neredeyse sinemada geçiren, Alfredo’yu babası gibi gören çocuk, onun iş göremediği zamanlarda ise sinemaya sahip çıkar, onu yaşatır. Böylece, kasaba halkının bir araya gelmesini, beraber eğlenmelerini, mutlu olmalarını ve en büyük kültürel aktiviteden mahrum kalmamalarını sağlar. Sinemanın büyüsü tam da bu noktada iliklerimize kadar işlemeye başlar. Filmler ile gelişen ve çok mutlu olunan bir çocukluk dönemi, ya hepimizin yaşadığı ya da hayalinin bile harika hissettirdiği bir durum değil midir zaten?

Filmin dönem ve karakter betimlemeleri muhteşem kotarılmış. Bazısı oldukça karikatürize, bazıları fazlasıyla gerçek hatta bazı kötü krakterlerin kötülükteki inandırıcılığı insanın kanını donduran cinsten. Filmlere sansür uygulayan rahip karakteri sanırım dünya dönmeye devam ettikçe komik ama gerçek oluşunu asla yitirmeyecek. Her zaman kanayan bir yara olarak sansür ile (özellikle de bizim ülkemizde) uğraşmaya devam edeceğimizden, etrafımızda ya da başımızda bu zihniyetin örneklerini hep göreceğiz. Kasaba halkının sıcaklığı, Alfredo ile çocuğun iletişimi ve sinemaya duyulan sevgi ise bizim ölene kadar aşılamaya çalışacağımız cinsten. Hal böyle olunca da Cinema Paradiso’nun sinemaseverler için önemi hiç bir zaman azalmayacaktır. Filmin faşist dönem üzerinden yarattığı atmosfer ve gelecek ile geçmiş arasında oluşturduğu köprü de harika. Hem o zamanı yansıtıp oluşturduğu eleştirel bakış, hem de günümüze dair yaptığı göndermeler en kaba tabirle nokta atışı. Tabii bunu yaparken mizah sosunu ve yarattığı nostaljik havayı mükemmel bir ayarla harmanlamış. Öyle ki; Tornatore için hangi söylemi yakalasanız, Yeni Gerçekçilik ile İtalyan komedilerinin geleneksel yapılarını bozmadan, onlara epey yakın durarak, kendi sinemasını yaptığı görüşünü okursunuz. Filmde de bu çok açık bir şekilde hissediliyor. Halk olgusunun ön planda oluşu, faşizme karşı duruş ve dramatik yapı adeta bir Yeni Gerçekçilik filmi izliyoruz gibi hissettirir.

Oyunculuk performanslarının filmin en güçlü özelliklerinden biri olduğunu söylemek gerek. Alfredo rolünde Philippe Noiret en iyi performanslarından birini çıkarmış vaziyette. Küçük Toto rolündeki Salvatore Cascio’da gelmiş geçmiş en iyi çocuk oyuncu performanslarından birine imza atmış durumda. Tornatore bu tercihini bir röportajında ” Fil bakışlı Noiret’in karşısında, fare bakışlı Cascio olmalı dedim” diyerek biraz mizahi bir dille açıklıyor. Bu ikili arasındaki kimya gerçekten muazzam. Oyuncukların yanı sıra sinematografinin gücü ve büyük usta Ennio Morricone’nin müzikleri filmin kalitesini epey artırıyor. Gelmiş geçmiş en büyük bestecilerden olan Morricone’nin melodilerinden daha iyisini bulmak son elli yılda pek karşılaşılan bir durum değil. Tornatore’de bunu bildiğinden bu ve sonra çekeceği filmlerde müzikleri Morricone’ye emanet etmiş. Haliyle de ortaya mükemmel sonnuçlar çıkmış.

Sinema sevgisini temel alan bu film, sinemasever herkesi derinden yakalamayı başarmış ve sinema var oldukça başarmaya da devam edecektir. Bu filmi düşününce oluşan hislerim ise çok net. AVM sinemaları kavramı ile yapaylaşan ve samimiyetliğini yitirmeye başlayan sinema salonlarının değerini hiç bir zaman unutmayacağız. İnsanların o sıcaklığını, o samimiyetini derinden yaşattığı için bu filmin önemi de hiçbir zaman azalmayacaktır. İnsanların sadece film izlemek değil, bir araya gelebilmek ve hatta sohbet edebilmek için sinema salonlarını tercih ettiği günlerin özlemini hep yaşayacağız. Bize, bu duyguları ölene kadar yaşamak ve bizden sonraki kuşaklara anlatmak konusunda yardımcı olacak bu filmi çektiği için Tornatore’ye ne kadar teşekkür etsek az. Hâlâ izleme fırsatı bulamayanlar varsa, çok sevdikleri birilerini yanları alıp filmi izlesinler. Her ne kadar bazı anlarda üzülecek olsalar da “sinema sevgisi”nden dolayı, filmin sonunda kendilerini fazlasıyla iyi hissedecekler.